"Allâh" Bir Tanrı Değildir!

İslâm Dini’ni bildiren Hz. Muhammed, kutsal kitap Kur’ân-ı Kerîm ile “tanrı” kavramını reddeder; “tanrı”nın var olmayıp, “sadece Allâh’ın mevcut” oldu...

Büyütmek için resme tıklayın

İslâm Dini’ni bildiren Hz. Muhammed, kutsal kitap Kur’ân-ı Kerîm ile “tanrı” kavramını reddeder; “tanrı”nın var olmayıp, “sadece Allâh’ın mevcut” olduğunu vurgular! Bu gerçeğin farkında mıyız?

Bu bölümde, Kur’ân-ı Kerîm’in bildirdiği “ALLÂH” kavramının bütün inançlardaki “TANRI” kavramından niçin son derece farklı olduğunu açık seçik göreceksiniz...

medium_allah-bir-tanri-degildir-3.jpg

En ilkelinden gelişmişine kadar, hemen herkesin düşüncesinde bir “Tanrı” kavramı vardır... O’na kızar, O’nu sever, O’nu yargılar, zaman zaman yaptığı yanlış (!) işleri yüzünden O’nu itham eder; âdeta O’nu yukarıda bir yıldızda ya da galaksinin herhangi bir yerinde boşlukta oturmakta olan tonton bir dede, ya da celâlli bir sultan gibi hayal ederiz!..

Biraz daha geniş düşünenler ise, bu hayalimizde var kabul ettiğimiz “Tanrı”nın gerçekte var olmasının mümkün olmadığını belirterek; “Biz tanrıya inanmıyoruz” derler ve bu yüzden de “ateist-tanrı tanımaz” olarak adlandırılırlar...

Oysa gerçekte, ne tanrı tanımazların (ateistlerin), ne de duyduklarına göre hiç düşünmeden şartlanma yollu bir tanrı var sananların; Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLÂH”tan haberleri yoktur!

Bu yüzdende “Tanrı” ile “ALLÂH” kavramlarını aynı zannedip, hatta sanki iyi bir iş yapıyor sanısı ile “ALLÂH” yerine dillerine “Tanrı” kavramını dolarlar... Aslında yaptıkları doğrudur; zira onlar gerçekten “Allâh”tan ve “Allâh” kavramından söz etmeyip, hayallerinde varsaydıkları “Tanrılarından” bahsetmektedirler...

Şunu kesinlikle bilelim ki...

Rasûlullâh Muhammed Mustafa (aleyhisselâm) ve Kur’ân-ı Kerîm şu çok önemli gerçeği vurgulamaktadır:

ÖTEDE ya da ÖTENDE bir TANRI yoktur; SADECE “ALLÂH” vardır!..

ALLÂH’ı (adıyla işaret edileni) hakkıyla değerlendiremediler! Muhakkak ki Allâh Kaviyy’dir, Aziyz’dir (güçlü ve gücünü karşı konulmaz şekilde kullanandır).(22.Hac: 74)

Âyeti bizim bu konudaki ihmâlimize işaret eder...

Biline ki...

Dilimizdeki “TANRI”, “İLÂH”, “MÂBUD” kelimeleri ile bunların İngilizce’deki karşılığı olan “GOD”, Fransızca’da karşılığı olan “DIEU”, Almanca’da karşılığı olan “GOT” kelimeleri hep “TAPINILACAK bir varlık” kavramını ifade eden kelimelerdir...

Yani insanlar, bu kelimeler ile ÖTEDEKİ bir mâbuda, ilâha, tanrıya işaret ederler!

“ALLÂH” kelimesi ise ÖZEL olarak bir varlığın ismidir; ki o varlığa işaret etmek ve O varlığı tanıtmak için, ya çeşitli vasıflarıyla tarif ederiz; ya da bu vasıflarına çeşitli isimlerle işaret ederiz... Ancak bütün bu isimler, hep O varlığın, sadece ve sadece çeşitli vasıflarına işaret eder; ve o vasfı yönünden O’nu tarif eder...

Mesela, bu fakîre “Hulûsi” derler... Bu isim, O’nun özel ismidir... Herhangi bir lisana bu ismi çeviremezsiniz... İngilizce de olsa, Fransızca da olsa hep gene “Hulûsi” denmek zorunluluğu vardır...

İşte bunun gibi, “ALLÂH” isminin de, ÖZEL bir varlığın ÖZEL ismi olması nedeniyle, başka bir kelimeye çevrilmesi veya başka bir kelimeyle anılması mümkün değildir...

Esasen yukarıda belirttiğimiz gibi, diğer kelimeler “tanrısallık kavramına” işaret ederken; “ALLÂH” kelimesi ise tamamıyla ÖZEL bir VARLIĞA işaret eden ÖZEL bir isimdir...

Bu sebepledir ki, tanrısallık ifade eden hiçbir kelime, asla “ALLÂH” kelimesinin yerini tutamaz!..

“Allâh” yerine “Tanrı” kelimesini kullananlar, bunu ya cahillikten, bilgisizlikten kullanmaktadırlar; ya da kavrayış yani idrak yetersizliğinden konuyu değerlendiremedikleri için yapmaktadırlar...

İşte, böyle özel bir ismi olan ve “cüz” kavramından dahi münezzeh bulunan varlığa, kişi “Allâh” dediği zamanda, bu kavram yanı sıra bir de “cüz” tasavvur ederse; ya da bir “cüz” kabul ederse, bu hangi isim ve kavram altında olursa olsun, o kişi “Allâh”a şirk koşmuş olur; yani “Allâh” gerçeğini örtmüş ve bir “Tanrı” kabullenmiş olur!..

Ki bu durumda da şu âyetle uyarılır:

Allâh yanı sıra (kafanda) başka bir tanrı oluşturma! Yoksa (şirk anlayışının sonucu)aşağılanmış ve kendi başına terk edilmiş olarak oturup kalırsın! (17.İsra': 22)

İşte bu konuda ikinci bir uyarı daha:

Allâh yanı sıra tanrıya (dışsal güce) yönelme! Tanrı yoktur, sadece “HÛ”; Her şey (şey’iyeti itibarıyla) yoktur sadece O’nun vechi (mevcuttur)! Hüküm O’nundur... O’na (hakikatiniz olan Esmâ mertebesinin farkındalığına) döndürüleceksiniz!(28.Kasas: 88)

Yani var olan gerçek mutlak varlık “Allâh” iken; sen, “Allâh” kavramından gaflete düşüp, “Allâh”İsmiyle İşaret Edilen varlığı ötende bir tanrı sanıp; böylece bir tanrı edinmiş durumuna düşme!..

Ötede ya da ötende bir tanrı kabul etmek suretiyle, farkında olmadan “Allâh” kavramı ve anlamı dışına çıkarak, “tanrı” kavramı içine girersin...

Böylelikle Kur’ân-ı Kerîm’in açıklamış olduğu “vahdet” idrakından kendini mahrum etmiş olursun...

Ve nefsine en büyük zulmü yapmış olursun!..

Hz. Muhammed (aleyhisselâm), “ALLÂH RASÛLÜ” olduğunu, almış olduğu vahiy sonucu olarak açıklayıp, artık insanların tanrıya tapmaması için elinden gelen gayreti gösterdi...

“TANRI YOKTUR, SADECE ALLÂH VARDIR” mesajıyla insanlara gerçeği anlatmaya başlayan Hz. Muhammed’in vurguladığı bu gerçek, Kelime-i Tevhid şeklinde formüle edilmişti...

İslâm Dini’nin temelini, “LÂ İLÂHE İLLÂLLÂH” sözünün manası oluşturur.

“Lâ İlâhe İllâllâh” ne demektir?

medium_allah-bir-tanri-degildir-2.jpg

Bu söz basit olarak ele alınırsa;

“Tanrı yoktur sadece ALLÂH vardır” anlamında değerlendirilir...

Eğer kelimelerin anlamı üzerinde durursak...

“Lâ İlâhe”... “Lâ”, yoktur; “İlâhe”, Tanrı demektir yani tapınılacak tanrı yoktur, demektir.

Şimdi burada şu noktaya dikkat edelim...

Kelime-i Tevhid, “Lâ ilâhe” ile başlıyor... Ve başlangıçta, kesin bir hüküm vurgulanıyor. “Yoktur tapınalacak varlık!”; “Lâ ilâhe!..”

Akabinde bir açıklama geliyor... “İllâ”, sadece; “Allâh” vardır!..

“İLLÂ ALLÂH” yani “sadece ALLÂH”!..

Birinci mânâ olarak, bu cümleden açığa çıkan gerçek şudur...

“Tapınalacak Tanrı yoktur”... Evet burada, kesin olarak tapınılacak bir öte tanrı olmadığını vurguladıktan sonra, “İLLÂ ALLÂH” diyor...

“İllâ”, yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere, “ancak” mânâsına anlaşılabileceği gibi, buradaki kullanım şeklinde görüldüğü üzere “sadece” anlamında dahi kullanılır...

Evet, “illâ”, “Allâh” kelimesiyle bir arada kullanıldığı zaman kesinlikle “sadece” anlamında algılanmak zorundadır; zira “Allâh”tan gayrı vücud sahibi yoktur ki, “Allâh” ona kıyaslansın veya o şeyle benzer kefeye konarak ona nispetle tarif edilsin!.. Bu hususu da geniş şekilde “Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU?” isimli kitabımızda açıkladık.

İşte bu sebepten dolayıdır ki, “illâ” kelimesi “Allâh” ismiyle yan yana kullanıldığı zaman bunu daima “sadece” kelimesiyle tercüme etmek zorundayız...

Nitekim bu mânâ İngilizceye tercüme edilirken:

“There is no god BUT ALLÂH” şeklinde değil; “There is no god ONLY ALLÂH” şeklinde tercüme edilmelidir...

Ki böylece, İslâm Dini’nin getirmiş olduğu VAHDET-TEKLİK inanç veya düşünce sistemi fark edilebilsin.

Evet, sadece “ALLÂH” vardır ki, “O Allâh, tapılacak bir tanrı değildir” anlamı mevcuttur bu açıklamada... Çünkü başta, kesin olarak “LÂ İLÂHE” yani “tapılacak Tanrı yoktur” hükmü veriliyor!..

Öyle ise “Allâh”; İnsanın dışında, ötesinde ve hatta bu var gördüğümüz varlıkların dışında ve ötesinde tapınılacak bir Tanrı değildir!..

“Allâh”ın “AHAD” olşunu şayet iyice idrak edersek, görürüz ki -basîretle-, bir Allâh, bir de yanı sıra kâinat gibi, iki ayrı yapı mevcut değildir!

Yani bir “Allâh” var, bir de âlemler mevcut, değil!..

Başka bir deyişle, bir içinde yaşadığımız âlemler, kâinat mevcut; bir de bunların ötesinde, bunlardan ayrı, bunların dışında bir “Tanrı” mevcut anlayışı, tümüyle bâtıldır!..

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH” bir TANRI değildir!..

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH”, AHAD’dır!..

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH”, sonsuz mânâlara sahip olup, her an bunları seyir hâlindedir!..

İSLÂM’ın “Tevhid” inancı, yani Hz. Muhammed’in açıkladığı inanç sistemi, TAPILACAK TANRI OLMADIĞI; ALLÂH’ın AHAD olduğu ve dolayısıyla bir TANRI’nın mevcut olmadığı; insanların, bütün yaşamları boyunca kendilerinden meydana gelecek fiillerin neticelerine katlanacağı esasına dayanır!..

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde hep, insanın bilfiil kendi çalışmalarının, yaptıklarının karşılığını alacağı şöyle vurgulanır:

İnsan için yalnızca çalışmalarının (kendisinden açığa çıkanların) sonucu oluşacaktır!(53.Necm: 39)

Yaptıklarınızın sonucundan başka bir şey yaşamazsınız! (37.Sâffât: 39)

O süreçte hiçbir nefse en ufak bir şey zulmedilmez... Yaptıklarınızdan başkası ile cezalandırılmazsınız (yaptıklarınızın sonuçlarını yaşarsınız)! (36.Yâsiyn: 54)

Her birinin, yaptığı amellerinden (oluşan) dereceleri vardır. Tâ ki onlar, haksızlığa uğratılmaksızın amellerinin karşılığını tam görsünler. (46.Ahkaf: 19)

Bu süreçte her nefs yaptıklarının getirisiyle karşılık bulur (yaptıklarının sonucunu yaşar)! Bu süreçte haksızlık yoktur! Muhakkak ki Allâh “Seriy’ul Hisab”dır (anında yapılanın sonucunu yaşatmaya başlayandır). (40.Mu'min: 17)

Yukarıdaki âyetlerde de görüldüğü üzere, insan dünyada yaptığı çalışmalarının karşılığını göreceğine göre, acil olarak ilk yapması gereken şey ölüm ötesi yaşamın ne olduğunu araştırmak ve “Allâh”ın ne olduğunu idrak etmektir...

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a “Allâh nedir?” diye soranlara, cevap “Allâh” tarafından bizzat veriliyor, Kur’ân-ı Kerîm’de İhlâs Sûresi’nde:

“De ki, O ALLÂH AHAD’dır;

ALLÂH SAMED’dir;

LEM YELİD ve LEM YÛLED’dir;

ve LEM YEKÜN LEHÛ KÜFÜVEN EHAD’dır!..”

Hz. Muhammed’in açıkladığı Allâh”ın ne olduğunu açıklayan bu sûrede öncelikle, kelimelerin geniş mânâsı üzerinde duralım... Ve sonra da bu mânâların getirmekte olduğu sonuçlar üzerinde düşünmeye başlayalım...

“ALLÂH AHAD”dır... Yani, sınırsız, sonsuz, cüzlere ve zerrelere bölünmesi söz konusu olmayan TEK’tir...

Şimdi bu tanımlamayı iyi düşünelim!..

Cüzlere, zerrelere bölünüp parçalanması mümkün olmayan “AHAD”, ya sonlu sınırlı bir tektir, ki bu takdirde evrenin herhangi bir yerinde oturmaktadır (!); ya da sonsuz, sınırsız cüzlere ayrılmaz TEK’tir, ki bu takdirde de ancak ve sadece, tekrar ediyorum ancak ve sadece “KENDİSİ” mevcuttur!..

“AHAD” olan “ALLÂH”ın dışında herhangi bir varlığın mevcudiyetini ileri sürmek önce akıl ve mantığa, sonra da izan ve insafa sığmaz!..

Düşünelim...

Şayet Allâh’tan ayrı, Allâh’ın dışında bir varlık var ise... Bu varlık ile Allâh arasındaki sınır nerededir?.. Bu sınırı nerede çizeceksiniz?..

Ya varlık; mevcut, sınırsız sonsuz TEK’tir, ikinci bir varlık yoktur!..

Ya da sınırlı sonlu, evrenin içinde bir yerde, veya evrenin dışında MEKÂNI OLAN bir Tanrı mevcuttur!!?

medium_allah-bir-tanri-degildir-1.jpg

Burada idrak edilmesi en önemli olan şey; “SINIRSIZLIK-SONSUZLUK” kavramıdır...

Şimdi bu “sınırsızlık-sonsuzluk” kavramını en - boy - derinlik olarak değil, boyutsal olarak kavramaya çalışalım...

Gerçekte, mevcut olan TEK, bölünmez, parçalanmaz, sınırsız-sonsuz olan TEK’tir!.. AHAD’dır!.. Eşi, misli, benzeri, mikro ya da makro planda kendisinin dışında hiçbir şey olmayan “ALLÂH AHAD”dır!..

Ancak biz, mevcut algılama araçlarımıza bağımlı olarak, o TEK yapıyı, çok parçalardan oluşmuş bir bütün gibi değerlendirme yanılgısı içindeyiz!.. Çünkü, beynimiz kesitsel algılama araçlarına göre hüküm vermekte!..

Oysa beyin, kesitsel algılama araçlarının yani beş duyusunun son derece sınırlı değerlendirme kapasitesi ile kayıtlı kalmasa... Bu sınırlar içinde algıladığı verileri sadece, evrendeki sayısız varlıklardan birer kesit veya birer örnek kabul etse...

Sonra derin bir tefekkür ile, algılayabildiği örneklerden; daha nelerin mevcut olabileceğini tespit edebilse... Ve sonra, onların yapısal derinliklerine doğru, boyutsal bir seyahat yaparak, evrensel ÖZ ile karşılaşsa... Ve nihayet kendi “ben”liğinin dahi o evrensel “ÖZ” içinde “yok” oluşunu fark edebilse...

İşte bu işin çok önemli bir yanı...

Konunun ikinci önemli yanı da şurası...

Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLÂH”, “AHAD” yani sınırsız-sonsuz, zerrelere ayrılmaz olduğuna ve bu durum her yöne ve her BOYUTA şâmil bulunduğuna göre; bu takdirde O’nun varlığı yanı sıra, var olabilecek ikinci bir varlık, nerede, hangi BOYUTTA veya hangi başlangıç noktasında O’nun varlığına bir sınır çizerek, kendine yer açabilecektir?!!

“AHAD ALLÂH” dışında var kabul edilecek ikinci bir varlığın, Tanrı’nın yeri neresidir?..

“ALLÂH”ın içinde mi, yoksa dışında mı?!!

“ALLÂH”, sonsuz-sınırsızdır, dedik...

“ALLÂH”ın sınırsız-sonsuz oluşu dolayısıyla bir MERKEZİ olması da muhaldir!..

Bir şeyin merkezi olması için, onun sınırları olması, bu sınırların köşelerinin kesiştiği noktanın da merkez kabul edilmesi gerekir...

Hâlbuki, “ALLÂH”ın sınırı yoktur...

Sınırı olmayan şeyin, merkezi de olmaz!.. Merkezi olmayan şeyin özü, içi ve dışı da olmaz!..

Bizim beş duyusal yaşamımıza ve beş duyudan ileri gelen madde kabulümüze göre, bir nesnenin içi ve dışı vardır; özü vardır, kabuğu vardır!.. Oysa, merkezi olmayan şeyin özü ve kabuğundan, içi ve dışından söz edilemez!..

Nitekim bu mânâ Kur’ân-ı Kerîm’de bir âyette şöyle vurgulanmaktadır:

HUvel’Evvelu vel’Âhıru vezZâhiru velBâtın* ve HUve Bi kulli şey’in ‘Aliym“HÛ”dur, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın (“HÛ”dan gayrı olarak hiçbir şey yoktur)! O Bi-küllî şey’in (Esmâ’sıyla her şey’i yaratmış olan olarak) Aliym’dir (Bilen’dir şeylerin tamamını)! (57.Hadiyd: 3)

Yani; Zâhir, Bâtın, Evvel ve Âhir diye bildiğin hep “O”dur!.. Bunlar, gerçekte TEK bir şeydir!.. Yani, zâhir ve bâtın diye iki ayrı şey yoktur!

Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın” kelimeleri ile işaret ettiğin şey hep “O”dur!..

Sen, “O”na, ister “Zâhir” de, ister “Bâtın” de, ister “Âhir” de, ister “Evvel” de; dediğin, işaret ettiğin, tarif ettiğin hep “O”dur!..

Zira, zâhir-bâtın ayırımı senin beş duyundan doğmaktadır!.. Beş duyu ile algılayabildiğine “zâhir” diyorsun, algılayamadığına “bâtın”!..

Oysa altı, yedi, on iki duyu ile algılama durumunda olsaydın, senin için zâhirler de değişecekti, bâtınlar da!.. Ve sen, bugün zâhir dediğine bâtın, bâtın dediğine zâhir demek durumunda olacaktın.

“ALLÂH” ise sınırsız-sonsuz TEK olması hasebiyle, “ZÂHİR” ve “BÂTIN” kavramlarından berîdir, münezzehtir!..

Evet... Merkezi, içi-dışı, zâhiri-bâtını, başı-sonu olmayan; bu gibi anlamlardan ve oluşlardan berî olan varlığın, bir yerde son bulup; o noktadan sonra, ikinci bir ayrı varlığın başlamasından söz edebilir misiniz?..

Elbette hayır!..

İşte bu yüzden fark ederiz ki, düşünebilen, hayal edebilen her noktada, tüm özellikleriyle; ve “ZÂT”ıyla ve dolayısıyla tüm özellikleriyle ancak ve ancak, sadece ve sadece KENDİSİ yani “AHAD” olan “ALLÂH” mevcuttur!..

“O”nun dışında, ikinci bir varlığın vücudundan söz eden ise, tümüyle derin düşünce yetersizliğinden doğan yanılgı içerisindedir!.. Ki bu durumun dindeki adı da “ŞİRK”tir!..

“ALLÂH”, “AHAD” olduğuna göre... Kendi varlığı yanı sıra ikinci bir varlıktan söz edilemez!..

Ve gene, “O”nun zerrelere ayrılması şeklinde zaman boyutuna girmesi de söz konusu değildir...

“ALLÂH SAMED’dir”...

“SAMED” kelimesinin anlamında derinlemesine bir araştırma yaparsak, şu mânâlar ile karşılaşırız bilebildiğimiz kadarıyla...

Hiç boşluğu olmayan, eksiksiz, gediksiz, deliksiz, nüfuz edilemeyen... Bir şey girmez, bir şey çıkmaz!.. Som... Hani som altın deriz ya; işte öyle... Yani bir diğer ifade ile “sırf”!..

Görüldüğü gibi bütün bu mânâlar esas itibarıyla “AHAD” isminin mânâsını bütünleyen açıklamalar şeklindedir.

Öyle ise “ALLÂH, DOĞURMAMIŞTIR” uyarısı hangi mânâlarda anlaşılacaktır?..

İlk anlayacağınız mânâ şudur:

“Allâh” kendisinden ikinci bir varlık meydana getirmemiştir!..

Ya da başka bir ifade şekliyle; “Allâh”ın varlığından meydana gelmiş ikinci bir varlık mevcut değildir!..

Çünkü O, cüzlere, zerrelere bölünmesi parçalanması mümkün olmayan TEK’tir, yani “AHAD”dır!..

1. Sınırsız sonsuzdur ki, bu yüzden ikinci bir varlığı kendi içinde veya dışındameydana getirmesi söz konusu olamaz.

2. “AHAD” oluşu dolayısıyla cüzlere, zerrelere ayrılmaz ki, O’ndan meydana gelen ikinci bir parça olsun!..

İşte bu yüzden, “ALLÂH”tan meydana gelmiş, O’nun doğurduğu, O’nun özellikleri ile de olsa, ikinci bir varlığın mevcudiyetinden asla söz edilemez!

Netice...

“ALLÂH”, ne başka bir varlık tarafından doğurulmuş yani meydana gelmiştir; ne de O’nun doğurduğu, yani O’nun varlığından meydana gelmiş ikinci bir varlık mevcuttur!..

Bu arada açıklamadığımız bir husus daha var...

Onu da görelim...

Şimdi de “LEM YÛLED”i anlayalım...

“Doğmamıştır” dendiğine göre burada bize şu idrak ettirilmek isteniyor demektir.

“ALLÂH, başka bir varlıktan meydana gelmemiştir!..”

“Allâh”ın başka bir varlık tarafından meydana getirilmesi nasıl düşünülebilir ki?.. Zira O, “AHAD”dır!..

Yani sınırsız-sonsuz, cüzlere bölünme kabul etmez TEK’tir!..

“Allâh”ı meydana getirecek bir varlık düşünebilmek için, “Allâh”ın ister yönsel, ister BOYUTSAL bir SINIRI olması gerekir ki; o sınırın ötesinde O’nu meydana getirecek ikinci bir varlık olsun!!! Ve sonra da o ikinci varlık kendisinden “Allâh”ı meydana getirsin!!!

“ALLÂH”, “AHAD”dır!..

“AHAD” olan “ALLÂH” ise, sınırsız-sonsuz, zerrelere bölünmezdir...

Bu sebeple de, kendisinin bir noktada bitip, o noktadan sonra ikinci bir varlığın başlamasından söz edilemez!..

Bu yüzden de “ALLÂH”ı meydana getiren, DOĞURAN, ikinci bir varlıktan bahsedilemez, böyle bir şey düşünülemez!..

İşte, “LEM YÛLED” uyarısının bize anlatmak istediği, anlayışımız kadarıyla budur...

Geldik bu tarif metnindeki son uyarıya...

“LEM YEKÜN LEHÛ KÜFÜVEN EHAD”

“O’nun dengi, misli, mikro ya da makro benzeri mevcut değildir, AHAD’dır.”

Burada şu âyeti de hatırlayalım:

“...LEYSE KEMİSLİHİ ŞEY’A...” (42.Şûrâ: 11)

“İster mikro, ister makro planda O’nun misli olabilecek hiçbir şey mevcut değildir.”

Bu arada, konuya vukufu olmayanların düşecekleri bir hatayı önleme amacıyla, şu hususu da belirtmeden geçmeyelim...

Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli yerlerde “İlâhımız”, “İlâhınız” gibi ifadeler geçmekte; ancak akabinde de “İLÂH”ın, “ALLÂH” olduğu vurgulanmaktadır...

Peki bu duruma göre, “ALLÂH”ın, bir “ilâh” yani “tanrı” olduğu ileri sürülemez mi?

Sürülemez!..

Bu gibi tanımlamalar, “ilâh”a yani “tanrı”ya tapanlara yapılan açıklamalardır.

Yani onlara denilmektedir ki;

“Sizin, İLÂH sandığınız, TANRI dediğiniz şey mevcut değildir; gerçekte var olan SADECE “ALLÂH”tır!.. Sizin ve bizim ‘İlâh’ımız hep aynı ve tektir... Ve dahi, O da ALLÂH’tır...”

Evet, bu açıklamalardan gaye, o kişilerin belirli bir “tanrı” varsayımından kurtulup, “ALLÂH”ı idrak etmeye çalışmalarıdır...

Şimdi, elimizi vicdanımıza koyarak düşünelim...

Varlığına iman ettiğimiz, ya da inanmadığımız, ancak her iki hâlde de “ALLÂH” adını verdiğimiz Tanrı ile; burada tarif edilen Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLÂH” aynı mıdır?

Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLÂH” için “Tanrı” kelimesi kullanılabilir mi, ya da “tanrılık” mefhumu kabul edilebilir mi?.. Düşünülebilir mi?!.

Yani gerçekte, dün - bugün - yarın var olan ve sonsuza dek var olmakta devam edecek olan “BÂKΔ, “VECH”tir.

“VECH”in perdesi olan yegâne şey ise, o şeye ait olan “İSİM”dir... Ki o isim, sonradan “VECH”in bir mânâsı üzerine konmuş bir perdedir... Perdenin ardındaki varlık ve onu meydana getiren mânâlar ise “ALLÂH” isimlerinden varlıklarını alırlar...

Sonuç olarak şunu kesinlikle bilelim ki...

Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLÂH” kavramında, ötede ya da ötende, yani senin dışında bir tanrı kavramından söz edilmeyip; sadece kendisi var olan sonsuz-SINIRSIZ “TEK” fark ettirilmeye çalışılmaktadır...

AHMED HULÛSİ

1999

10 Ağustos 2018 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Eko Akdeniz Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Eko Akdeniz Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Antalyaspor'un bu sezon başarılı olacağına inanıyor musunuz?